Ne zaman mezarlığa yolum düşse, kendini kusursuz bir endamla gökyüzüne salan servilere takılır gözlerim. Uhrevi bir dünyada gezinirken aklım, Yahya Kemal’in “Rintlerin ölümü” adlı şiirini anımsarım.

İran’dan yayılan Rintlik bir inanç ve yaşam biçimi olarak tasavvufta, edebiyatta önemli bir yer tutar. Amacım rintliğin ne olup-olmadığını değil, servi ve mezarlığın özdeşliğinde oluşan görüntünün bize ölümü algılama, düşünme fırsatı verişidir.

İşte bu ruhsal, zihinsel oluşumun derinliğine düştüğümde şairin şu dizeleri sessizce dökülür dudaklarımdan:

“Hafızın kabri olan bahçede bir gül varmış/ Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle/ Gece bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış/ Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle”

“Ölüm asude bir bahar ülkesidir bir Rint’e/ Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter/ Ve serin serviler altında kalan kabrinde/ Her seher bir gül açar her gece bir bülbül öter.”

Şair, ölüm, rintlik, mezarlık üçgeninde oluşturduğu dokuyu şiirselliğin ve sanatın tüm incelikleriyle bir dantel gibi işlerken, sözcüklerin seçimi ve örgüsüyle de ustalığın doruğunda geziniyor. Mezarlığın, ölümün asude bir bahar ülkesi oluşu, bundan daha güzel nasıl sunulabilirdi ki?

İçten duygulu, derinden derine coşkun ruhlu, esrarı sezmiş, tok gözlü-gönül zengini bu insanlar, dirilişin bir simgesi olan baharı, ölümün asude bahar ülkesi olarak benimserler miydi? Bilinmez. Ancak yaşam felsefeleri bu imajın doğmasında belki de önemli etken olmuştur.

Şair, mezarlığın sessizliğini bülbül sesiyle şenlendirse, donuk ve soğukluğunu gül rengiyle ısıtsa, serin servilerin gölgesiyle rahatlatsa da onu mezarlık olmaktan çıkarır mı? Bilemem.

Kabrinde yatanlar, gece öten bülbülü dinlerler mi? Seherde açan gülü koklarlar mı? Yanıt vermek zor. Yaşayanlar, oradan yeterli ibret alırlar mı? Alırlarsa, iki günlük geçici bir yaşamda bunca çirkinlikler, kötülükler niye? Daha nice bilinmeyenler bir giz olur, mezarlıklarda. Belki de mezarlıklar ve ölüm yaşamın öbür ucu, fiziksel dinginliğin sonsuz boyutudur.

Özenle işlenmiş sıra-sıra dikilmiş, ataya saygının simgesi olan taşlar. Çiçeklendirilmiş toprak öbekleri ve altında yatanlar, geride canlı anılar bırakanlar, bizden birileri onlar…

Bir zaman diliminde yaşadılar, öldüler. Dikili taşlarda adları, doğum ve ölümleri yazılı o canlar duyguları, düşünceleri, tutkuları, doyumsuzlukları, özlemleri, özentileri, hayırları, şerleri, sevgileri ve nefretleriyle ölmeyecek gibi dünyaya sarıldılar; ama sonunda birer-birer ölüp gittiler. Her türlü maddi kazanımlarını geride bırakarak manevi kazanımlarını götürerek veda ettiler yaşama.

Nice mal-mülk sahipleri, geride insana, insanlığa bir ses ve hizmet bırakmadılarsa, Koca Yunus’un: “Mal sahibi mülk sahibi/ Hani bunun ilk sahibi/ Mal da yalan mülk de yalan/ Var biraz da sen oyalan” dediği türden kişilerse bunlar, elbette unutulacaklardır. Oysa şair Baki: “Baki kalan bu gök kubbede bir hoş seda imiş” diyor. İyiden güzelden yana hizmet verenler, uzun ömürlü olanlardır. Öldükten sonra da hizmetleriyle yaşayanlardır, kuşkusuz.

Her canlı gibi insan da ölümlüdür. Hiçbir güç bu olguya karşı koyamaz. Bu nedenle doğmak ve ölmek elimizde değildir. O gerçek ve ortak kaderimizdir, değil mi?

Mezarlıklar her gidişimde dünyadan soğutur beni. Ölümlülük, benlik duygularımı, egolarımı, yumuşatır, eritir doğrusu. Onların yerine diyagramlığım, özverim, hoşgörüm, iyilikten, güzellikten yana tomurcuklanıverir, öne çıkar.

Taşlar ve yazılar derinliğine düşündürür beni (…) Tarihinde doğmuş, (…)tarihinde ölmüş ve de doksan yıl ömür sürmüş. (…) Tarihinde doğmuş, (…) tarihinde ölmüş, pek de genç yaşta yirmisinde çiçeği burnunda.

Bir de ömrün ölçütü olan yıllar var ya rakamsal değerler, gerçek ve anlamlı yaşamın ölçüsü mü? Elbette değildir. Rakamsal ifadeyle yılları üst üste koysak yüz yıl etse, bu yılların içi boşsa, bir yıl bile etmez bence. Ancak insan ömründe nice zaman dilimleri var ki her biri yüz yıla bedeldir. Bunların içi insanlığın temel değerleriyle dopdoludur. Bunlar içimizde-dışımızda yoğunlaşır. Bu değerler üzerinde yücelir, ölümsüzleşir, insan.

Geride bir ses, iz bırakan ömürler. İşte onlar öldükten sonra da yaşayanlardır. Önderler, filozoflar, âlimler, düşünürler, mucitler, sanatçılar ve kahramanlar.

Oysa çoğu insan fiziksel gereksinimini karşılar, yaşamları aile boyu sanki onların değişmez kaderi olur. Bunların düşünsel ve evrensel boyutlu değer yargıları da olmaz ve yüzeyde yaşarlar. Bir özdeyişte “İnci aramak istiyorsan, derinlere dalmalısın” denilmektedir. O nedenle içi boş sıradan bir canlı yaşamını aşamazlar, kuşkusuz. Yine de yaşamlarını kimseye zarar vermeden sürdürebilmişlerse, bu da bir zenginlik olmalıdır, sanırım.

Yaşanmış yılların içi ne kadar doluysa ömür o kadar anlamlı, o kadar uzundur bence. Bu da evrensel ve insani değerlerle yaşamı zenginleştirmekle oluşur. Yoksa birbirine benzeyen alışılmış, salt kendimiz için yaşadığımız değişimsiz yıllar, yaşamda zaman öldürmek sayılmaz mı? Rahatlığı değişimsizliğe, bencilliğe dönüştürmüş nice insanlar var ki heyecansız, atılımsız, bölüşümüz bir ömür sürerler. Birbirine benzeyen evrensel değerler yönünden üretimsiz, özverisiz, renksiz, kısır ve donuk yıllar, yüzlercesini üst üste koysanız, yine de bir yıl bile etmez değil mi?

Salt kendisi için yaşayanlar, yaşamadan ölüp-gidenler, arkada bir ses, iz, güzellik ve iyilik bırakmayanlardır, bunlar.

Yaşam evrensel ve insani boyutuyla algılanmıyor, salt bir canlı olmanın ilkelliği olarak sürdürülüyorsa, insan olmanın gereklerinden ve sorumluluklarından uzak kalınıyorsa, orada ölmeden de ölüdür, insanlar. İçi boş yıllar, bir ömür değil zaman öldürmektir. Gerçek ömür, içi dolu yıllarla ölçülmeli, en güzeli öldükten sonra da yaşamalı insan değil mi?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner88